Sunday, November 22, 2009

my little pony

Perşembe akşam Harem'e gittik. Ben yine arabada yemek yedim. Bu sefer makarna. Bale oldukça güzeldi; hatta Osmanlı usul müziğiyle bale figürlerinin birbirine bu kadar uyumlu olabileceğini biri söylese muhtemelen inanmazdım. İnanmadan önce de zaten "Osmanlı usul müziği ne oluyor ki?" diye sorardım. Gösteriyi büyük keyifle izlememize rağmen, ne olup bittiğine dair yaptığımız atışların bir kısmını tutturamamışız. Ben "Bak şimdi; bu buna aşık oldu, aşk acısı çekiyor, o yüzden böyle perişan oldu" diye düşünürken, Selçuk aynı kişinin savaşa gideceğini düşündü: Biz barbiyle oynuyoruz, onlar G.I. Joe ile. Baleye daha sık gelmeye karar verdik.
*
Operadan baleden çıkmaz görüntümü hemen yerle yeksan ederek, balenin ertesi günü sabahlara kadar poker oynadığımızı anlatayım. Ben poker bilmiyordum, yeni öğrendim. Benim için böyle şeyler gerçekten tehlikeli. Çok fena kaptırma potansiyelim var. Altı üstü koyduğum parayı geri aldım, şu an kendimi poker dahisi sanıyorum. Sanırsınız herkesi çoraplarıyla eve gönderdim. Bir daha yakalayınca öyle yapacağım ama, artık acemliğimi attım. Böylece tombala bir, poker iki oldu.
*
Yedi Kocalı Hürmüz'e gitmeyin. Nurgül Yeşilçay gerçekten çok güzel ama kendisinin fanatiği değilseniz güzelliği filme gitmek için yeterli değil. Kekemeliğin hala komik bir şey sanılması ne kadar tuhaf.
*
Toffee Nut Latte'ler gelmiş, yılbaşı geliyor demek ki. Ankara'da hava hala ılık ve güneşli. Bu yüzden ben hala sonbahardayız sanıyorum. Sanırım senelerce dileyerek sonunda yaşadığım yerin iklimini değiştirmeye başardım. (Secret'a inanan insanlarla sürekli dalga geçtiğim için özür dilerim.) Havanın erken kararması problemini de halledersem tamamdır.
*
Orkide bakımı hakkında bir şeyler biliyorsanız lütfen bana yardım edin. Bitkiyi nereye koymam gerek (direk güneş almayan aydınlık bir yere koydum), ne kadarda bir sulamam gerek (haftada bir saksının dibinde su birikmeyecek şekilde suluyorum), ekstradan yapmam gereken bir şey var mı?

Friday, November 20, 2009

elişi blogu

Bu cupcake atkısını öreceğim.
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
Bu tığ çantayı yapacağım.
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
Bu keçe broşu yapacağım.
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*

Bu battaniyeyi yapmayacağım çünkü bitirmem gereken bir battaniye zaten var.

Thursday, November 19, 2009

Venedik'te Bir Gece a.k.a Operaya gittik.

İki fotoğraf birbiriyle 3 saniye arayla çekildi. Ben bu ışıklı şeylerin fotoğrafını çekemiyorum sanırım.
*

Venedik'te Bir Gece maceralı başladı. Saat 8'de Ulus'ta başlayacak olan opera için anca 7'de Çankaya'daki işimden çıkabildim. Opera'da park problemi olduğu için Nevra'yla arabaları Armada'ya bırakıp taksiyle gitmeye karar vermiştik. Diğerleriyle orada buluşacaktık. Ben trafik canavarlığının tüm gereklerini yerine getirerek 7:15'te Armada'ya vardım. Yemek yemeye vaktimiz olmadığı için Nevra bana McDonalds'tan paket yaptırdı. Ben de takside akşam yemeği yedim. Taksici amcaya da patates verdik. Taksiler operanın bir semt olduğunu düşünüyorlar. Haksız de değiller. Opera bir durak ismi çünkü. Bu yüzden taksiye binip "Opera'ya lütfen" derseniz, muhtemelen "Operanın neresine?" cevabını alırsınız. "A 420 numaralı koltuğuma kadar lütfen" diyebilirsiniz. Biz "Iıııı, bilmem. Önüne?" dedik.
*
*
*


Ayşegül operaya 5 dakika mesafede bir yerde çalıştığı halde yetişemedi. Bu sayede öğrenmiş olduk ki, ikinci perdede girmeye çalışırsanız kimse size bilet sormuyor. Ayrıca, cesur arkadaşımız Ayşegül operanın tam kapısına arabasını park etti ve ceza da yemedi. Siz yine de Ulus trafiğinde park etmeye uğraşmayın, taksiyle gidin.
*
Gösteriye gelirsek, Venedik'te Bir Gece, seyrettiğim ilk Türkçe opera oldu. Aslında dili İtalyanca ya da Türkçe, pek bir şey fark etmiyor, sözleri takip etmek her zaman zor! En azından İtalyanca olduğunda üst projeksiyona sözler yansıtılıyordu. Türkçe olunca tamamen kendi başınızasınız. İki buçuk saat süren gösteri çok renkli ve eğlenceliydi. Bol bol entrika ve aşk macerası. Tavsiye ederim.
*
Ankara'da gördüğüm tüm tiyatro ve opera aktivitelerinde olduğu gibi salon yine tıklım tıklımdı. Biletler günler öncesinden kapışılıyor. Fosforlu Cevriye'ye de bir türlü gidemiyoruz bu yüzden.
*
Opera ile ilgili en büyük sıkıntı koltukları. Benim genelde belim ve sırtımla ilgili bir sıkıntım yoktur ve çok rahatsızlık verici olmadıkça koltukla ilgili bir sıkıntı yaşamam. Ama operadan çıktıktan sonra 2 saat kendime gelemedim. İnsan dayak yemiş gibi oluyor. Bu konuda bir çözüm bulsalar çok iyi olur. Bunun dışında sırf bu salonda oturmak ve kafanızı kaldırıp avizeyi seyretmek için bile operaya gidilir!

Monday, November 16, 2009

triste

Kalbim gerçekten yumruğum kadarsa, tüm bu tantanaya dayanmak için fazla minik.

Hiçbir şeye yetişememenin bir hayat biçimine dönüşmesi


- Babam organik pazardan Bugs Bunny havucu almış.

- 2012 uzun zamandır seyrettiğim en uyduruk filmdi. Neyse ki sonunda Pazar: Bir Ticaret Masalı'nı seyrettim. Tayanç Ayaydın'ı tanımıyordum, çok sevdim. Mammoth ise beklediğimden iyi çıktı. Benzemez Kimse Sana şarkısını Gael Garcia Bernal'e hediye ediyorum.

- Yeni açılan Rum meyhanesi Komşu'ya gittik. Bayıldım, çok çok eğlenceliydi ama kalabalık gitmelisiniz. Aynı mekanda iki tane gelinlikli insan olma olasılığı kaçtır acaba? Bir de bekarlığa veda partisi. Meandros'taki ekip buraya geçmiş. Müzik harika. Yemekler de iyiydi. Sonra da değişiklik olsun diye Hoks'a gittik!

- Galiba ciddi ciddi Almanca öğrenmeye başladım. 5 ay olmuş neredeyse başlayalı. Almanca gerçekten çok sevimsiz bir dil olsa da, hoca o kadar başarılı ki, kulağa korkunç gelen bu dili biraz da olsa sevmeye başladım. Alles in ordnung!

- Hep aynı şarkıları dinliyorum. Yeni ve güzel şarkılar keşfetmeye hiç vaktim yok diye üzülüyorum. Birileri benim müzik dosyalarıma baksa ve bana "bak bunları sen kesin çok seversin" diyerek bana bir sürü yeni müzik yüklese diye hayal kuruyorum.

- Nasıl bitiyor bu haftasonları böyle üç dakikada, hiç aklım almıyor. Bu hafta yapmam gereken çok şey var. Hava tek basamaklı derecelerdeyken de canım hiçbir şey yapmak istemiyor.

Thursday, November 12, 2009

Bye bye happiness!

İşyerimin yan binasında minik bir kolej var. Butik kolej denen bir şey varsa, burası öyle bir yer. Sanırım 8.sınıfa kadar eğitim veriyor, lise yok. Okulda topu topu 50-60 öğrenci var. Benim odam okulun girişine ve bahçesine bakıyor; böylece okullar açıldığından beri bayağı şaşırıyor ve eğleniyorum. Ya okul düzeni çok değişmiş, ya da burası gerçekten enteresan bir okul.

*
Okulların açılmasıyla beraber, sessiz sakin muhitimize renk değil, gürültü geldi. Çünkü çocuk sesi her ne kadar güzel bir şey de olsa; bu veletlerin zaman zaman sadece ses çıkarmak için bağırdıklarını ve çığlık attıklarını düşünmeye başladım. Teneffüs vakti sanki çığlık yarışması gibi oluyor. Okuldayken teneffüsler hep kısa gelirdi bana, demek ki komşular delirmesin diyeymiş. Öğretmenlik mesleğinin kutsallığına daha bir içten inanıyorum. Çocuklar da çok şirin ama. 1 metre hepsi :)
*
Okulun forması turkuaz renkli sweatshirt. Bahçeye bakınca turkuaz renkli cücelerin koşuşturduğunu görüyorum. Zaman zaman Şirinler'in setinde yaşıyorum gibi hissediyorum. "Yeter çığlık atmayıııın, kafam şiştiiii!" diye bağırsam benden ala Gargamel olmaz.
*
Okulun zili inanılmaz. Teneffüse "Hababam Sınıfı" melodisiyle çıkıyorlar. Hani şimşeği görüp de gök gürültüsü beklersiniz ya; ben de Hababam Sınıfı müziğini duyup, çığlıkları bekliyorum. Ama asıl bomba şimdi geliyor: Ders zili "Bye bye love, bye bye happiness, hello loneliness, i think i'm gonna cry.." diye devam eden şarkı! Bu kadar komik bir şey olabilir mi? Sanırım bunu mizah duygusu oldukça gelişmiş biri ayarlamış. Çocuklar zilin ne dediğini anlasalar herhalde şapşallaşırlar. "Bye bye happiness" şarkısı eşliğinde hepsi kös kös sınıfa giriyor. Ne yalan söyleyeyim, ben oldukça eğleniyorum o sırada :)
*
Okulun kolej olmasından mıdır bilmiyorum -gerçi biz de koleje gittik güya ama hiç böyle bir şey görmedim- her sabah 4-5 öğretmen kapıya dizilip çocukları karşılıyorlar. Sanırım bu komite genelde sevilen ve eğlenceli öğretmenlerden seçilmiş. Çocuklar okula girerken "Aaaa merhaba, nasılsın, iyi misin, aman da aman" yapıyolar; çocuklar da haliyle hoplaya zıplaya binaya giriyorlar. Dı. Bu, okulun ilk 1 ayı boyunca böyleydi. Çocuklar bir keyif, bir eğlence içinde.. Sanırım sonra bu minik kafalar, buraya gelip gitmenin öyle geçici bir şey olmadığını fark ettiler. Şimdi sabahları o komiteyi yemez oldular.
*
Geçen sabah okula annesi tarafından bırakılan bir çocuğun okula girmeme mücadelesine tanıklık ettim. Bıcırığın arabadan çıkmamak için koltuğa var gücüyle yapıştığına, daha sonra annesinin kolunda yerde süründüğüne ve son çare olarak caddenin ortasına boylu boyunca serildiğine gözlerime inanamayarak şahit oldum. Kadının mücadelesi beni karşıdan seyrederken bile 2 dakikadatüketti. Ne zor iş gerçekten. Allahtan karşılama komitesi kadının yardımına yetişti. Çocuğu animasyonlarla okula aldılar. Kadın da omuzlar çökük halde kös kös döndü arabasına. İnsanın ömründen ömür gider vallahi.
*
Bir de pencereden gördüğüm kadarıyla artık dersler powerpointte işleniyor. Tahtaya bir kalemle yazılıyor, o yazı bilgisayara kaydedilebiliyor, bilgisayarla silinebiliyor filan. İnanılmaz teknolojik. Ara sıra toplu halde sınıfı gözetlememize rağmen hala işin içinden çıkamadık. Muhtemelen o ders çıktıları da öğrencilerin eline tutuşturuluyor. Yani, vay bizim tahtadan deftere yazı geçirdiğimiz yüzlerce saate!
*
Eğitim sistemimiz hakkındaki son gözlemlerim bu şekildeydi. Esen kalın.

Wednesday, November 11, 2009

burası da newsletter gibi bir şey oldu ama hadi neyse.


- "Kafka on the Shore" sonunda Sahilde Kafka adıyla Türkçe olarak yayınlandı. Hiçbir kitabı bu kadar beklememiştim.
*
- "Günaydın Steak House" Ankara'ya şube açıyor. Şu yorumu unutmuş değilim ama belki bir senede bir şeyler değişmiştir. Biz misafirperver bir şehriz, geleni mutlaka ziyaret ederiz :)
*
- Minyatür Odalar Sergisi Rahmi Koç Müzesi'nde devam ediyor. Biz bir türlü zaman ayarlayıp gidemedik. 10 Şubat'a kadar devam edecek. Herhalde 3 ay içinde gitmeyi başaracağız.
*
- Çorap reklamında oynatmak için Hadise'den daha bodur ve tombul bacaklı biri yok muydu?
*
- Quick China'nın yemek kursuna gideceğiz. Çayyolu şubesindeki kursa katılmak isteyenler elime mum dikebilir.
*
- Behlül'le öpüşmeyen bir ben, bir Firdevs Hanım, bir de sen kaldın sevgili okuyucu. Nihal okuyorsan kapat git, gözüm görmesin seni! Yani anladık alıp kadroya katmışsınız yakışıklı çocuğu da, bu kadar etinden sütünden faydalanılmaz ki. Her bölümde bir havluya duştan çıkma sahnesi, her bölümde başka biriyle öpüştürmek. Ben Behlül olsam "Yeter, ben de insanım, et parçası değilim!" diye isyan ederdim kesin. Yani heralde.

Thursday, November 05, 2009

Mag Kasım!

MAG Kasım sayısı çıktı!!
*
Bu aralar bunalmaya bahane aradığım için "Kışla Baş Etme Rehberi" benim de işime yarayacak... Aferim bana, ne güzel akıl etmişim. Başıma gelecekleri bilir gibi!

elementary particles

1. 18 Kasım'da operaya gidiyoruz. Çok heyecanlı. Venedik'te bir gece.
*
2. "Bu Kalp Seni Unutur mu?"da liseden bir sınıf arkadaşım oynuyor. Ben bir sevin, bir sevin çocuğu görünce, bana ne oluyorsa :) Zaten hep inanılmaz yetenekliydi, MF sınıfında ne işi vardı bilmiyorum. Umarım çok başarılı olur.
*
3. 24 Kasım'da yine ilkokul buluşması yapıyoruz. Üçüncü defa olacak. Bu buluşmaların en güzel yani ilkokul öğretmenimi görmek oluyor. Kendisi Facebook account'ı açmış. İnanması ne kadar zor, değil mi?
*
4. Ankara'ya Bay Nihat açılıyor desem!!! Hani şu benim Cunda'ya her gidişte anlata anlata bitiremediğim yer.. Aslında benim oldukça ruh sıkıcı bulduğum bir mekana sahip Schnitzel'in yerine açılıyor. Eminim ki güzelleştirirler. Schnitzel'de üst kata taşınmış.
*
5. Lahana-maydonoz kürü yapıyorum. Çok tok tutuyor ama normale göre az yememe rağmen hala kilo vermemişim. Bir işe yararsa tarifi size de veririm.
*
6. Eyvah saat kaç olmuş. Uyumam gerek!

Tuesday, November 03, 2009

Hello Bono!

U2 konserine bilet almak sanırım hayatım boyunca yaptığım en ileriye dönük plandı. 6 Eylül'de Atatürk Olimpiyat Stadı'nda yapılacak konsere, biletlerin satışa çıktığı gün olan bugün bilet aldık. Tarihi bir olaya tanıklık edecekmiş gibi heyecanlıyım. Gibi değil, öyle. Tabii ki bir Depeche Mode fiyaskosu daha olmazsa..
*
Biletleri aldıktan sonra olay çok garibime gitti. Kim bilir neler değişecek hayatımda 6 Eylül 2010'a kadar. Belki çok şeyler, belki de hiçbir şeyler. Konser Pazartesi günü. Ben çalışan bir insanım. Pazartesi günü İstanbul'daki bir konsere nasıl giderim? Bilmiyorum. Hatta muhtemelen 1 buçuk gün izin gerekecek. Şimdiden izin alsam ne komik olur değil mi? "Şey ben seneye bu zamanlar U2 konserine gideceğim de, 1.5 gün kadar..". "Deliye bak!" derler muhtemelen. "Ayşe Hanım delirmiş!" :)
*
Tuhaf olan şeylerden biri de Red Zone biletlerinin bitmiş olmasıydı. Yani, biletler zaten bugün satışa çıktı. Tanesi 550 lira olan biletler nasıl bitiyor acaba? Bitmese de alacak değildim zaten ama baya şaşırdım. Biz Ayşegül'le oldukça panik halde "yan taraf, karşı, alt sıra, üst sıra, dev ekranlar, sütunlar, sahne arkası, sahnenin önü gibi söz ve söz öbeklerini 2 dakika içinde 5er kez kullanarak kendimize bir yer belirledik ve biletimizi aldık.
*
Bilet teslimatı için iş adresimi verdim. Dağıtım Haziran 2010'da başlıyormuş. İşimden oldukça memnun olduğum için (tahtaya vurmayanın kafasını kırıyorlarmış; bir şey de yolunda gitsin yani), çok büyük bir gariplik olmazsa muhtemelen yazın da aynı işimde devam ediyor olurum ama 8 ay sonrası için iş adresi vermek ne kadar tuhaf, değil mi? Çok şükür ki, isme ve kimlikle teslimat yapıyorlarmış.
*
Biletler oldukça hızlı tükendiği için Ayşegül'le eğer o gün konsere gidemeyecek olursak biletleri gitti gidiyor'dan fahiş fiyatlarla satmayı planladık. Hatta bunu yapmak için ekstradan bilet alsak mı diye bile düşündük. Yapmadık. Biletler zaten yeterince pahalı :)
*
Hayatımın şu gününe kadar, bundan 1 sene sonrasını asla kesin olarak bilmediğimi farketmeme ve - büyük bir aksaklık olmazsa - ilk kez 1 sene sonra nerede olacağımı bilmeme vesile olmuş olayın bir U2 konseri olması ne hoş. Öyle bir cümle oldu ki, okuyan da beni sırt çantamla dünyayı geziyorum sanır.
*
P.S: Bugün Ankara'ya kar yağdı. Evet bence de oha! Daha geçen pazar ODTÜ'de t-shirt ile yürürken demiştim ki "Böyle yürümek çok güzel oldu! Havalar soğuyana kadar her pazar yapalım!" ve ertesi pazartesi kar yağdı. Bazı kendini bilmezler de Ankara'nın sıkıcı bir yer olduğunu söyler. Komik olmayın! Başka hangi şehirde aynı hafta içinde 2 mevsim yaşayabilirsiniz ki? Hatta bazen gündüz ve gece bile farklı mevsim oluyor! Eveeeet, ne harika değil mi? - Çok fazla How I met your mpther seyrettiğim için içimden "awesome!" diyorum şu anda.-
*
P.S2: Az önce odamda, üzerinde "Teşekkür ederim çorap için. Nevra" yazan bir çorap kutusu buldum. Hayır, kutu boş değil; hatta hiç açılmamış. Nevra bu notu ince çorabı bize bahşettiği için Tanrı'ya mı yazdı acaba? Gece gece kafam karıştı.

Sunday, November 01, 2009

dove si trova la gioia?

Bu haftasonu Ankara'ya kış geldi.
*
400 bölüm kadar daha How I Met Your Mother seyrettim. Sanırım çok fazla televizyon seyretmekle ilgili beyinde oluşan bir rahatsızlık varsa artık ona sahibim.
*
2.denememde elma şekeri yaptım. Bonibonları şekerin üzerinde sabitlemek tahmin ettiğimden çok daha zormuş. Bir de şeker sokakta satılanlar kadar kalın bir tabaka halinde donmadı. 1.5 bardak şeker, 1 kaşık glikoz, 1 bardak su, yarım limon suyu ve kırmızı gıda boyası kullandım. Yani aslında yanlış yapması çok zor görünen bir tarifti, neyi yapamadım bilmiyorum. Isırınca çıtır çıtır kırılan bir elma şekeri nasıl yapılır?
*
Yaşatmak için elimden geleni yapacağım bir orkidem oldu. Bembeyaz ve çok güzel. Güneş alan ama direk güneş ışığı almayan bir yer ne demektir, bizim evde öyle bir yer var mıdır bunu keşfedince çiçeğimi de yaşatmayı başaracağım.
*
Sıkıldım. Koskoca bir kış var önümüzde; ve daha daha. Bak yine sıkıldım. Biraz harekete ihtiyacım var.

Thursday, October 29, 2009

pembe kurdeleli, mikserli, karıştırma kabı içinde pembe kremalı kolye!

Sanırım hafta ortasında bir günün tatil olması çok da iyi değil. Haftasonu ile birleşmediği için tatile de gidilemiyor. Yine de bir gün işe gidip tekrar haftasonu olması fikri de fena değil. Kırk yılın başı tamamen boş bir gün oldu diye benim gibi tüm gün 65 bölüm kadar How I met your mother seyrederseniz gözleriniz çukura düşebilir. Ama Ted Mosby dünyanın en şeker varlığı ve Lily ile Marshall da dünyanın en süper çifti.
*
Yandaki kolyeyi etsy'de gördüm ve şu ana kadar gördüğüm en harika kolye olduğunu düşünüyorum. Kim bu kadar müthiş bir şeyi akıl edebilir ki?
*
Avokado ağacım hiç büyümüyor. Şimdiye biraz kök salmış olmalıydı. Galiba Ankara'nın iklimi tropik değil.
*
Elma şekeri yapacağım. Bildiğimiz koskoca kırmızı yapış yapış pamuk prenses elma şekeri. Isırınca çıtırdayan şekerle kaplı. Amaaaa kırmızı parlak yüzey de bonibonlarla kaplı olacak. Haftasonu beni bekleyen doktor muayenesinden sonra da oturup 5 tane elma şekeri yiyeceğim..

Wednesday, October 28, 2009

Haydaa!

Herkes eski hayatında Kleopatra ya da Nefertiti olacak değil ya.. Ben eski hayatımda kesin Mustafa Ceceli denen adamın karısı, sevgilisi öyle bir şeyiydim. Ben o adamın sesini bir yerden tanıyorum. Sesi, ne olduğunu hatırlayamadığım bir şeyler çağrıştırıyor; duyunca içim kötü oluyor. İşin tuhafı bence sesi öyle güzel bile değil. Tipi konusuna hiç girmeyelim. Gerçekten.
*
Kafamı karıştıran iki nokta var:
1. Ben o eski hayatımı yaşayıp bitirmişken, Mustafa Ceceli neden hala Mustafa Ceceli olmaya devam ediyor, onu bilemiyorum.
2. O kadar büyük kafalı biriyle evlenmiş olmam mümkün değil.

Sunday, October 25, 2009

ben iyiyim.

Ne zamandır bir header yapmak istiyordum, sonunda oldu. İnsan bir şeye üşeniyor üşeniyor sonra o şey 5 dakikada bitiverince kendine gıcık oluyor. Yap işte bir şeyi aklına gelince. Yok.
*
Cuma gecesi çok içtik. Ben zaten ne biçim bir bünyeye sahibim hala anlayamadım. Bu kadar mı ruh haline bağlı gelişen sarhoşluk olur. Bazen aynı miktar (utandığım için yazmıyorum!) hiiiç etki göstermezken, bazen çok fena dağıtabiliyor. Moralim bozuk olunca galiba 2 kat etkili oluyor benim üzerimde alkol. Sanırım Kurtuluş bir daha çalıştığı yerin lokaline gidemeyecek bizim yüzümüzden; haliyle biz de gidemeyeceğiz oraya :) Nurşah da bizimle ilk defa yemeğe gelmişti. Çok süper bir giriş oldu onun için Çandarlılılar grubuna. Biz hep böyle değiliz Nurşahcım, gerçekten aslında çok aklı başında insanlarızdır! Özellikle ben bak. Onlar hep böyle sulu, zevzek filan; ben arkadaş kurbanıyım. Allahım lütfen kimse Ufuk'un dediklerini duymamış olsun :)
*
*

Pazar günü Baran, konuşan bir yemek yedi. "Dikkat içimde kürdan var!" diyen Tavuk Midye ne kadar da düşünceli bir yemek, keşke balıklar da kılçıklarını haber verseler. Bu garip olay elbette ODTÜ'de cereyan etti. Ankara'da Ekim sonu hala mükemmel hava.. Çoktan botları çizmeleri giymiş olurduk biz. Ben çok memnunum bu durumdan, birazcık daha devam etsin lütfen. Türk kahvesi + Salem + Lezzet Şöleni miydi Şelalesi miydi ne öyle bir tatlı. Bu ara bol bol serotonin salgılatmalıyım kendime. Yürüyüş yapalım dedik. Baran bizi başıboş köpeklerin dolaştığına dair tabelalar bulunan Yalıncak yürüyüş yoluna soktu. Okul gerçekten meditasyon yeri. İçinde koskoca bir orman var. Ben toplam 1 ayda yürüdüğümden daha fazla yürüdüysem ve neredeyse tam bir ODTÜ turu attıysak da, yine de Baran'a yaranamadık. Bu yürüyüş çok iyi geldi. Elbette tempolu filan değildi, bildiğin salına salına, sağa sola takıla takıla (ikileme ikileme!) yapılan bir yürüyüştü. Havalar iyice soğuyana kadar her pazar yapılabilir bence.
*
Dexter'a mı yoksa How I met your mother'a mı başlasam diye düşünüyorum. Nevra şu an için How I met your mother'ın bana daha uygun olacağını söyledi :) Kandid'i okuyor olmak da sanki kozmik bir gücün bana hediyesi.
*
Ankara'da domuz gribi sebebiyle biri öldü ve daha hava 25 derecenin altına bile inmedi. Ben çok paniğim ama kimse benim kadar ciddiye almıyor. Okullar da bir hafta tatil oldu. Çok korkuyorum. Biz bu konuyla baş edemeyeceğiz ve aslında tedavi edilebilecek birçok vaka ihmalden güme gidecek diye ödüm patlıyor. Bugün bir alışveriş merkezinde maskeli insanlar gördüm. Galiba bu alışkanlığı edinsek iyi olacak. En azından paranoyadan delirmekten iyidir.

Friday, October 23, 2009

bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş.

Eğer ki şu an bir Hollywood filminde yaşıyor olsaydık, benim kollarımı yana doğru kocaman açıp, yüzümü yukarı çevirip "Why is this happening to me?" diyeceğim ve bunu dememle, üzerime sağanak yağmurun boşalacağı sahnede olurduk..
*

Thursday, October 22, 2009

ruh ikizimi buldum :)


Hayatım bir taraftan ne kadar güzel gidiyor. Bir taraftan.

Tuesday, October 20, 2009

Altıkırkbeş yayın.

Kitapların basım detaylarını anlatan sayfasını baştan sona okumayı severim ben hep nedense.
Meğer bir nedeni varmış.
O neden, Kafka'dan Açlık Sanatçısı'nı okurken bu güzel sayfayla karşılaşmakmış.

Monday, October 19, 2009

Antichrist

*

Charlotte Gainsbourg Cannes Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü aldığından beri Antichrist için gitgide artan bir merak duyuyordum. Lars von Trier benim çok saygı duyduğum, yaptığı her şeyi takip ettiğim bir yönetmen ama onu her zaman anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim.
*
Breaking the Waves ve Dancer in the Dark'a bayıldığım, Dogville'i hiç sevmeyip, The Five Obstructions ve The Boss of It All'dan da resmen bir şey anlamadığım için kendisine karşı karmaşık duygular besliyorum. Sevmediğim ve anlamadığım işerini de ilginç buluyorum. Ne yapsa seyretmek istiyorum. Antichrist daha fragmanı ile aklımı başımdan almıştı. Filmin her saniyesini ağzım açık seyrettim. Willem Dafoe ve Charlotte Gainsbourg o kadar inandırıcıydılar ki, sanırım artık ikisini de bu filmdeki karakterlerinden bağımsız düşünemeyeceğim.
*
Antichrist, bebeklerinin oldukça trajik ölümünden sonra çıkış yolu arayan bir anne babanın hikayesi aslında ama asıl konu, içsel acının nasıl fiziksel bir hale gelebileceği, travmalar sonucu insanın gerçeklik duygusunu kaybetmesininnasıl olası olduğu, hesaplaşmaların ne kadar can yakıcı olabileceğiydi bence.Türkiye'de gösterime girebileceğini sanmıyorum. Çok fazla şiddet ve cinsellik içeriyor.. Fragman için burası.
*
Antichrist ayrıca bana göre tüm zamanların en etkileyici başlangıcına sahip filmlerden biriydi.. Filmin sonunda Andrei Tarkovsky'ye adandığını görmek ise beni tekrar hayata döndürdü. Vay be dedim. Ağzımı kapatabilmem de sanırım bu dakikalara denk geliyor.

Thursday, October 15, 2009

tribal enfeksiyon

Ankara'da domuz gribi patladı. Ben bu konuda çok önceden paranoya geliştirmiştim. Hayretle fark ettim ki, olay insana uzaktan daha korkutucu görünüyor; içindeyseniz garip bir kabullenmişlik çöküyor. Hayır, domuz gribi değilim. Ama sapasağlamken taa Güney Amerika'daki gripten ödüm patlıyordu, tam ben hayatımın en ağır gribini sürünerek geçirirken yaşadığım şehirde salgın başlayınca sakin sakin televizyon seyretmeye devam ettim. Başıma geleceğine hiç ihtimal vermediğimden değil, olduysa da oldu artık diye düşündüm.
*
Ben hayatım boyunca gribi asla ciddiye almadım. Belki de, çok sevdiklerinin ciddi sağlık problemleriyle uğraşmak zorunda kaldığı için böyle eften püften rahatsızlıkların huzur bozmasına, keyif kaçırmasına hiç pabuç bırakmayan annem sayesinde böyle oldu bu. Ben kendimi bildim bileli grip oldum mu ilacımı alıp, okula da gittim, işimi de yaptım. Mızırdandığımı da bilmem. Babam da zaten her zaman "Grip işte. İlaçla 7 gün, ilaçsız 1 haftada geçer" der. Hakikaten de öyle olur. Halsiz hissetmek, azıcık öksürük, azıcık burun akıntısına ağlayıp sızlanmak, şu hayatta çok ciddi problemlerle boğuşan insanlara haksızlık. Tüm belirtileri ortada, teşhisi -tedavisi belli bir şeyi geçirirken sanki bu bir tek sizin başınıza geliyormuş gibi davranıp, tragedya sahnelemek hakikaten pek de mantıklı değil. Velhasıl (galiba hep bu kelimeyi kullanmak istemiştim!), ben de bugün kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Bir günü bile evde geçirmek mucize sonuçlara yol açıyor, ben anca 2 günde toparladım.
*
Salgının şehrinize varması elbette hiç hoş değil. Paranoyaklık yapmak istemesek de aklımızda soru işaretleri beliriyor. Benim daha önce yataklara düştüğüme pek şahit olmamış annem ve babam, acaba bir ihtimal diye düşünerek -bunu da bana pek çaktırmadılar tebrik ederim- Ankara'da domuz gribi şüphesiyle ne yapılır diye araştırmaya başladılar. Öncelikle evimiz yakınındaki kliniklerle konuşuldu. Sonuç çıkmadı. Daha sonra Ankara'nın en büyük laboratuvarlarından olan Düzen'le konuşuldu, yine bir sonuç çıkmadı. Uzun lafın kısası, Ankara'da bu test sadece Hıfzısıhha'da yapılıyormuş. Oraya da elini kolunu sallayarak "ben domuz giribi miyim, bi bakar mısınız?" denemiyormuş. Önce bir doktora gidiyorsunuz, doktur muayene sırasında şüphelenirse sizi Hıfzıssıhha'ya sevk ediyor. Anca bu şekilde test yaptırabiliyorsunuz. Şunu konuştuk: "Bu sadece bir virüs değil mi?" Herhangi bir laboratuvar bunu neden basit bir kan analizi ile teşhis edemiyor? Önümüzdeki aylarda büyük bir salgın beklendiğini söyleyip bizi panikleten bakanlık, acaba bu konuda bir şeyler yapmayı düşünüyor mu,;yoksa Hıvzıssıhha'da arbede çıkana kadar bu konu gündeme gelmeyecek mi? Hastalığın ilerleme hızı da göz önüne alırsa, yine işimiz dualara ve şansa kaldı demektir.
*
Aşı konusu ise apayrı bir kargaşa. Bu kadar belirsizlik varken, ben aşı olup olmama konusunda bir karar veremiyorum.
*
Bence bol bol vitamin alın, işyerinizdeki hasta insanları evlerine gitmeleri için ikna edin, kalabalık ortamlarda bulunurken de maske takın. Açıkça görülüyor ki, Türkiye duruma hiç hazırlıklı değil (büyük sürpriz!) ve bu virüsü kapan, kendi başının çaresine bakacak.

Wednesday, October 14, 2009

selpak cumhuriyeti

Artık gribim öyle tuhaf bir hale geldi ki, dün beni işten eve yolladılar. Bugün de yerimden kalkamıyorum. Neyse, sonuç olarak dandik bir grip ve tek problem dayak yemiş gibi hissedip, nefes alamıyor olmam. Dün Nevra telefonda sesimi duyunca "Ayşeeeee o senin sesin miiiii" diye bağırdı. Evet benim sesim. Erkek olsam sesim nasıl olurdu onu görüyorum. Çözümsüz problemler uzak olsun, grip dediğin 1 hafta. Yarına toparlarım heralde. Bugün oturma odasında battaniye, mercimek çorbası ve yarısında uyuyakalınmış filmler günü olacak.

*
Beni uzun zamandır en çok heyecanlandıran şey ise işte burada:
Johnny Depp, Tom Waits, Heath Ledger, Jude Law.

Sunday, October 11, 2009

areket

Quente'ye gittik. Neredeyse gut oluyorduk.
Sistem enteresan. Fiks menü ama bildiğiniz fiks menülerden değil. Herkese mezeler geliyor. Ortaya da gayet başarılı bir salata ve peynir tabağı. Buraya kadar her şey normal. Sonra et faslı başlıyor. 8 çeşit et masaya koskoca şişlerde geliyor. Masanızda dilimlenip size servis ediliyor. Her gelen etle ilgili bilgi veriyolar. Aslında fiks menü sınırsız et içeriyor ama ben hangi babayiğit gelen 8 çeşitten sonra hala et yiyebilir bilmiyorum. Bizde yeme potansiyeli çok yüksek kişiler olmasına rağmen 8 kişinin içinden kimse devam etmedi. Ben şahsen 4. çeşitten sonra kendimi ağzımı açarsam alev çıkarabilecek bir ejderha gibi hissetmeye başladım. Ama elbette durulması gereken yerde durmayıp tüm çeşitleri denedik. Benim favorim dana bonfile ve antrikot oldu. Yemekten sonra yarım saat boyunca hepimize bir şeyler oldu, yerimizden kalkamayacağımızı sandık ama Türk kahvesi mucizesi yine işe yaradı. Sonuç olarak et konusunda sınır tanımam diyenler için bence burası arena. Gidin görün sınır tanıyor muymuşsunuz :) Can'ların da Bursa'dan kalkıp gelerek sürpriz yapmasıyla akşam iyice güzelleşti. Yemekten sonra Selçuk'larda içki oyunu. Hayatımda gördüğüm en manyakça şey olduğunu söyleyebilirim ama bu kadar eğlenceli birşey daha görmemiştim. Neden daha önce bilmiyordum diye üzüntü içindeyim. H harfini tekrar kullanmaya bu hafta içinde başlarım herhalde! :) Gece burada da bitmedi.. Sanırım tahminimden daha gencim! Ya da iyi ki Ayşegül arabaya bir çift babet atmıştı :)
*
*
*
*
*

O gecenin üzerine Ankara'nın günlerrrrdir 27 derece civarı olmasından istifade Odtü'de kahvaltı. Okul yine bana çok iyi geldi. Çatı'nın açık büfesi. Ufak bir yürüyüş. Türk kahvesi. Önceki gecenin kritiği :)
*
(500) Days of Summer sanırım çok büyük beklentiyle gittiğim için beni hayal kırıklığına uğrattı. Güzel olmasına güzel ama benzeri filmler var, pek de ilginç gelmedi bana. Imdb benimle aynı fikirde değil. Herkes her zaman aynı fikirde olmak zorunda değil, değil mi?
*
Her şey aslında ne kadar berrak. Tam tersini, her şeyin bulanık olduğunu düşündüğümüz zamanlarda gözümüze toz kaçıp kaçmadığını kontrol etsek sanırım daha iyi olacak.
*
Bir de grip oldum ama Vicks kokusunu özlemişim, onu fark ettim :)

Thursday, October 08, 2009

MAG Ekim!

MAG Ekim sayısında "Çocuk da yaparım, kariyer de" konusu hakkında çok mühim fikirlerim yer alıyor. Buyrun:

Yazı burada!
sahife 114.