Tuesday, June 30, 2009

HAYAT

Merhaba! Aslında 10 gündür yazı yazamıyorum. Viyana hakkında söylyecek çok şeyim var ama biliyorsunuz ki bir yandan tam zamanlı Superman olarak görev yapıp dünyayı kurtardığım için hiçbir şeye vaktim yok, ama bir gün olacak. Arkadaşım Selçuk bugün beni çok mutlu etti. O benim hayatıma üniversitede giren çok sevdiğim arkadaşım. Siz onu benim arkadaşlarımla beraber çok eğlendiğim zamanları anlatan yazılarımdan ve daha da önemlisi yıllar önce bana taktığı lakap olan "Ayşemon" şeklinde başlayan yorumlarından tanıyor olabilirsiniz :)) Hayatımın ciddi gülme krizlerinin çoğunu beraber yaşadık.. Dönüp baktığımda üniversite hayatımın bana kattığı en önemli şey olan muhteşem arkadaşlarımdandır Selçuk. Çok gerçektir. Biraz çatlaktır. Tikidir ama her şeyden haberi vardır. Burada telaffuz edemeyeceğim kadar ahlaksız sözcükleri literatürümüze sokmuştur :))) Dünyanın en komik insanlarından biridir. Baran'la yanyana olduklarında ise ölene kadar gülebilirim onlara. Benim için ayrıca bir önemi de bu blogun en başından beri en sadık okuyucusu ve destekçisi olmasıdır. Benim kendimi Dostoyevski sanmamı bile sağlayabilecek yorumlar yapar hep :) Allahtan ben daha gerçekçi biriyim :) Uzun süre önce ona "bişeyler yazsana sen de" demiştim. Birden aklına gelmiş ve yazmış. Bazı yerleri karamsar, bazı yerleri ise Selçuk'un uçarılığını tamı tamına ifade eden bir yazı olmuş. Ben okurken gülümsedim ve Selçuk'la her daim daldan dala atlayan konuşmalarımızdan birini yapıyormuşum gibi geldi. Sürekli "Ne boktan lan hayat!" ile "Ulan ne şanslıyız!" arasında gidip gelen hissiyatlar işte :))
Sizi Selçuk'un yazısıyla başbaşa bırakıyorum.. Arkadaşımın Türkçe karakterleri yok. Kendisi himayem altında, imla yanlışlarına çemkiren karşısında beni bulur :) Konuk yazarım Selçuk karşınızda!!!

p.s: Resmin konuyla hiçbir alakası yoktur. hahahahah :)



Bu ilk yazi denemem...Galiba liseden sonra...Zaten o zamanlar da pek yazmayi sevmezdim..Yani o yuzden giris gelisme sonuc tarzi bir yazi degil...Bir cok imla hatasi yada yanlis kullanilan kelime olabilir..Zaten Ayse de bunu sayfasina koyar mi koymaz mi bilmiyorum...Onun super yazilarindan sonra bu cok bos ve sacma da gelebilir..Ama doldum iste...Galiba bu aksam bisiler yazip rahatlicam..Hem Ayse icin de guzel olur,uzundur yazamiyo o da..

Yazinin konusu hayat...Hayatimiz...Beni yakindan taniyanlarin da bilecegi gibi aslinda baya karisik bir hayatim oldu..Cok ovunmek istemiyorum ama su yasta basima gelebilecek bir cok sey basima geldi...Yok yok detaylara girip sizi baymicam..Herkesin hayati kendine..Ama 24 yasimda benim de hayatla ilgili bazi gozlemlerim var..Kiminize sacma, kiminize bos gelebilir ama iste bu benim hayat gorusum...

Zaten hayatin ne oldugunu da iki yil one en yakin arkadasimin babasinin olu bedenini gorunce anladim...Daha once hic bole bisi yasamamistim..Ailemde ciddi bir olum olmamisti...Ama onun cansiz bedenini gorunce hayatin ne oldugunu cok iyi anladim...
Bir kere sonu var...O kesin..Yani hicbirimiz sonsuza kadar yasamicaz...Hos aranizdan dindar olanlar simdi cennet cehennemden bahsedebilir ama ben olunce olundugune inananlardanim...Sonu var iste...Sinema diliyle `the end`...

Bir de cagimiz gercegi `para` durumu var...Simdi kafanizi bos kapitalist laflarla ya da komünist manifestoyla doldurmucam..Ama malesef izledigimiz her filmde,klipte hatta her Turk dizisinde kurulan bir materialist, parasal hayat var,Bizi at yerine koyan,para icin kicimizi yirtmamizi saglayan...Malesef dogdugumuz ilk gunden gozumuzu kapayincaya kadar para kazanmak icin (zengin doganlar haric,ki aslinda bunlarinda yuzdesi o kadar cok degil) ugrasiyoruz...Burda deginmek istedigim bir nokta var...Hayat dedigim bu hikayenin aslinda baslangicini da biz secmiyoruz...Kabullenmesi zor olsa da annemizle babamiz sevisiyor,ve sonucunda siz,ben ya da bizler dunyaya geliyoruz...Isin daha enteresan kismi, nerde kimin cocugu olucagimizi da biz secmiyoruz...Siz buna mucize yada kader diyebilirisiniz..Benim bu konuyla ilgili buldugum bir isim yok...Ama sunu biliyorum,Afrika’da cok fakir bir kabilenin ac cocugu da olabilirdik,Irak’ta savasla buyuyen bir cocuk da,Micheal Jackson’ın cocugu da ve hatta cok zengin bir adamin cocugu da...Daha enteresan olan bir milyon sperm arasindan yarisi kazanmis olmamiz...Yasadigimiz kriz ortaminda cogunuz `ulan keske dogmaz olaydim` diyebilirsiniz...Ama bu bir mucize...Yani bunu bilmek icin pollyanna olmaya da gerek yok...Hakkaten dunyaya bir sekilde gelmis olmak bir sans...

Turkiye icin konusmam gerekirse...Malesef tam anlamiyla 3.cu dunya ulkesinde yasadigimizdan oturu,cogu tercihimizi aslinda bizler yapmiyoruz...Kendim icin konusmam gerekirse.hayatimin gidisatini daha cok Oss sinavi sirasindaki 3 saatlik eforum belirledi...Zaten o gune kadar da hobilerim ya da hayallerimin pesinde kosmaktansa,ilerde fakir kalmami engelleyecek at yarisina girmis bulundum. O zamanlar hayalin neydi derseniz direk verebilecek bir cevabim yok ama,maden muhendisi olmanin hayalim olmadigini sizlere rahatlikla soylebilirm..

Kotu oldugunu soyleyemem...Annelerimizin bize hep soledigi gibi kolundaki bilezik tabirini yine kullanacagim...Evet kolumda Odtu gibi bir altin bilezik oldu...Ama malesef bu izledigim maxi miles reklamindaki hayatin a ile b arasinda kalma durumuna engel olamadi...Hakkaten reklami her izledigimde ayri bir bunalima girip,kaderime kufretmek zorunda kaldim...

Daha da kotusu ben arada bos durmayip,calisirken bir de mastir yaptim..bir altin bilezik daha...Superrr!!! Mezun olurken annemle babamin gururu muhtesemdi...
Isin en enteresan kismi,mastirimi bitirdikten sonra bilkenti bitirip tango hocasi olmaya karar veren enyakin arkadasimi kiskanmam oldu...
Ve durup su soruyu sordum kendime...Mutlu musun????

Ahhh iste bir cevap verebilsem...Bu ara yasadigim duygusal gelgitlerden oturu mutsuz sayabilirim kendimi...Ama hayallerimi dusundukce bir rahatlama geliyo icime..
Oncelikle arkadasimin grubunda solistlik yapmayi denicem...Aslinda sesim baya korkunc ama denicem...
Bu arada hayallerden bahsetmisken Italya hayalini gerceklestiren Ayse’nin bu acidan bana gercekten super bir ornek oldugunu soyleyebilirim...
Bir de o a ile b arasi durumu rekleminda oldugu gibi o sikisip kalan oku abuk subuk bir yere yonlendirmede buyuk fayda var...En yakin zamanda yurt disina cikicam...Simdilik hayal olarak aklima sadece bunlar geliyo...Ama her hayalim gerceklestiginde hayati daha guzel yasadigimi hissedicegime eminim...
Ayrica hayattan bahsetmisken,su dunyada 6 milyar insanin yasadigini,aslinda hepsinin 1 milyon sperm arasindan secildigini dusunursek. baya enteresan bir durumla karsilastigimizi soyleyebilirim...
Aslinda konuyu tamamen ozetlemek gerekirse (sonuc cumlesi yazmak geldi icimden) hayat baya bos ama baya degerli bisey...
Sondan bahsetmek hos degil ama, onu bilmek ve ona gore yasamak belki isleri kolaylastirabilir...

P.S: Galiba Ayse'nin sayfasinda yazi yazmak da hayallerimden biri sayilabilir :D hayatta hersey gonlunuzce olsun....

Saturday, June 20, 2009

05.01.1991 - 20.06.2009


Benim birtanecik Maksim bugün aramızdan ayrılmış, ben Viyana'ya gelmek için evden çıktıktan birkaç saat sonra.. Neredeyse 19 yaşına kadar yaşadığı , bu yaş köpekler için bir rekor olduğu ve hiçbir hastalığı olmadan sadece yaşlılık dolayısıyla onu kaybettiğimiz için durumu normal karşılamaya çalışıyorsam da olmuyor. Umarım ona mutlu bir yuva verebilmişizdir ve 19 koskoca yıl boyunca bizim onu sevdiğimiz kadar o da bizi sevmiştir. Ben bile ufacıkken, ilkokul 2'deyken yeni doğmuş, avcumun içine sığan bir yavrunun yaşlanıp öldüğüne şahit olduğum bugün ben biraz daha büyüdüm. İyi uykular Maksi. Evimize getirdiğin neşe, mutluluk ve sevgi için teşekkürler. Sen hep bu ailenin bir ferdi olacaksın.

Tuesday, June 16, 2009

Ben bir süreliğine Viyana'da olacağım. Okuyabildiğim kadar çok şey okudum ve sağolsun Mr. T.D'den de bol bol yardım aldım ama yine de "Muttttlaka şunu da yapmalısın!!" diyorsanız bana haber verin, olur mu? Meşgul olacağım genelde ama kalan zamanları hakkıyla değerlendirmem gerek!

Uzun süredir hiç bilmediğim bir şehirde tek başıma olmamıştım, iyi gelecek.

Tuesday, June 09, 2009

living la vida mocha

Bazen sabahları Starbucks'a uğrayıp fındık şuruplu Mocha alıyorum. Demek ki gerçekten şu hayatta büyük konuşmayacaksın. Sen Starbucks'a saydır saydır, sonra git tıpış tıpış her sabah, cık cık cık çok ayıp. Ama bazen sabahları bir koskoca bardak çikolata konsantresiyle kendimi mutlu etmek zorundayım.
*
Aise ya da oldukça ilginç bir Ayşe olmuşum ama önemli olan Hanım olmuş olmam. Ah sevgili barista ben hiç Hanım gibi hissetmiyorum sen bakma üstüme başıma, bas kremayı, bas çikolatayı. Ben eskiden tatlıya, çikolataya tamah etmeyen biriydim. Yani şimdi daha mı çok serotonin ihtiyacım var, yani daha mı mutsuzum? Yoksa sadece bu şekilde kendime yeni bir oyun mu buldum bilmiyorum.
*
Sabahları kendi kendime psikanaliz yapmama sebep olan bir başka konu da trafik. Ben kendimi trafikte çoğu insana göre daha sakin buluyorum. Biri egzantrik hareketler yapmazsa salt yoğunluk beni sinirlendirmiyor, koyun gibi gidiyorum öyle. Modern Sabahlar, reklamlarda iPod filan mutlu olduğumu bile söyleyebilirim. Ta kiiii önüme yüksek bir araç geçene kadar. Bana afakanlar basıyor. Bu genel bir sıkıntı mı? Bir cipin ya da minibüsün arkasında gideceğime yavaş ilerleyen şeritte benim gibi arabaların arasında gitmeyi tercih ederim. Ama gelip gelip kocaman varlıklar beni buluyor. Arkamdakiler de ne manyak kız, sürekli şerit değiştirip duruyor diyorlardır ama bilmiyorlar ki derdim başka. Evet dünya düzenini değiştiren açıklamalarıma burada son vereyim.
*
İşte böyle sabahın köründe düşünecek bir sürü vaktiniz olursa, benim gibi salakça bir sürü fikriniz olur.

Sunday, June 07, 2009

3. geleneksel mangal partisi

*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*

*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*

*

*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
ne kadar harika arkadaşlarım olduğunu hatırlamak için bahane oldu..
Can, Büşra, Ayşegül, Selçuk, Ceyda, Gülsüm, Erdem, Efe, Doruk, Nevra, Gizem, Togan, Baran.

Thursday, June 04, 2009

Hayatın anlamı

-Sağlıklı ve huzurlu olmak?
-Ailenle dolu dolu, mutlu zamanlar geçirmek?
-Beraber çok mutlu olduğun, seni kırmamak için azami gayret gösteren o kişiyi bulmak ve ona sonuna kadar aşık olmak?
-Seni her yönünle tanıyıp seven, seni yargılamadan dinleyen ve destek olan arkadaşlara sahip olmak?
-Bir gün bir çocuk yapıp şu hayatta en azından bir adet icraatte bulunmuş olmak?
-Aklını, ruhunu ve duyularını güzel filmler, kitaplar ve lezzetli yemeklerle beslemek?
-Dünyanın aslında ne kocaman, ne rengarenk olduğunu sadece kitaplarda değil, dibine kadar giderek kendi gözlerinle görmek?
-Mutlu olduğun işi yapmak?

Herkesinki farklı. Ama ne kadarını gerçekleştiriyorsunuz, önemli olan o.



Bu da benim 500.yazımmış.

Wednesday, June 03, 2009

come un girasole

Bu Cumartesi bizim bahçede geleneksel mangal partisi var. Bugün aniden bastıran yağmur beni biraz gıcık ettiyse de, Cumartesi her şeyin yolunda gideceğini umuyorum. Bu sefer 15 kişi misafirim var, bakalım napabiliyorum :)) Yemekteyiz'deki gibi yanıma bir kameraman verseler gerçekten çok eğlenebilirsiniz! Ne de olsa mangal, çok abartmamak lazım. 5-6 çeşit meze, peynirler ve birkaç salata ile mangalı destekleyeceğim. Mangal işini de elbette en baştan ilan ettiğim üzere Efe'ye yıkacağım :) Annem kene kovucu sprey almış. Hizmette sınır yok yani!
*
Domuz gribi Ankara'ya vardığı için benim paranoyam tavan yaptı. Sokakta yanımdan geçerken hapşırmanızı tavsiye etmiyorum. Elimde ne varsa kafanıza çakabilirim. Kendim nezle olursam kafayı yeme ihtimalime karşı, baharı hiç yaşamadan 30 derece yaz sıcağına bulanmış Ankara'da arabamın klimasını bile açmıyorum.
*
Evet, ömrüm boyunca geldiğine sevinmediğim ilk yaz bu olabilir. Üzgünüm Leyla.
Ve bugün ise hayal kırıklığım Me and Armini'yi beğenmediğim zamankinden bile çok.

Sunday, May 31, 2009

Gelato!

Ben and Jerry's in bu dondurması akıllara zarar. Ben gelende çikolata yüklemesini sevmem. Çok çabuk içim bayılır. Bu manyakça bir şey. Yedikçe yiyesim geldi! Yaz biraz da dondurma demek!
*
Gizem Hanım'ın doğumgünü şenliklerle kutlandı! Ben doğumgününe giderken götürülmesi en çok gerekli iki şey olan hediyeyi ve fotoğraf makinesini evde unuttum. Ama Gizem'in yüzünün maskesinden bisürü yaptım, herkes de taktı. Bence çok eğlenceli oldu :) Gençler geceyi 4buçuk civarında tamamlamışlar. Anlaşılacağı üzere Gizem asla yaşlanmayacak. Benim içinse aynı şeyi söylemek mümkün değil! :)
*


Beşiktaş'ın şampiyonluk kutlamalarını seyretmek çok eğlenceliydi. Adamlar güzel seviniyolar ya!
*

Lütfen pasaport ve vize işlemleri kendi kendine hallolsun, ben hiç yorulmayayım.
*

Doruk'un turnesi bu sene İstanbul. O yüzden hiç turne gibi olmadı, ne güzel!

Ne çabuk bitti yine haftasonu, hayret bişey.
*

Canım yine dondurma istedi.
*

Bu saatte yok. Hadi Ayşe naş banyoya.
*

Hani böyle ilkokuldayken Pazar akşam bir sıkıntı çöker ya, ben öyle oldum. Hem de sanki ödevimi şimdi hatırladım. Hem daha tırnaklarım kesilecek ve banyo yapmam lazım!

Wednesday, May 27, 2009

cosmopolitan oku, aşk hayatın yerlerde sürünsün!

Bir bekleme odasında eski tarihli bir Cosmopolitan, bu dergileri uzunca süredir satın almayarak ne kadar akıllı bir insan olduğumu hatırlamama yetti! :) Bu vesileyle de uzunca süredir yazmadığım kadar uzun bir yazı yazmış oldum!

Pardon ama hangi salak buna para vermek ister? Gerçekten beyniniz varsa bu önerilere kulak asar mısınız? Cosmopolitan'a mı yoksa bunları okuyup uyulamayı düşünenlere mi kızgınım bilmiyorum!

"Sevgilinizle ilişkiniz bu aralar her zamankinden iyi gidiyor olabilir. Siz yine de dikkatli olun çünkü kuracağınız bazı cümleler onu gerçekten çileden çıkarabilir." Vay vay vay bak seeeen. Hadi bakalım nelermiş. Rahat batması durumu bu işte. Evet her şey yolunda gidiyor ama yine de kurcalayalım kurcalayalım kurcalayalım ve mutlaka bir şeyler bulalım. Bulamazsak da yaratalım.

"1. Ne oldu tahmin et: Digiturk üyeliğimi iptal ederek bu ay kara geçtim." Eee ne var bunda? Ben sana Lig TV yayını yapmak zorunda mıyım? Eğer değilsem benim izlediğim Moviemax'ten sana ne? Daha az ayakkabı almaktansa elbette digiturk üyeliği iptal edilebilir.

"2. Sence de bu yara mikrop mu kapmış?" Tanrım, sevgilim benim iltihaplı yaramı görünce ya midesi kalkarsa, ya benden tiksinirse? Evet tüm kadınlar birlik olalım, erkeklere kusursuz, asla yaraları iğrenç haller almayan, tuvalete gitmeyen, tırnakları da kendiliğinden öyle harika şekilli ve kırmızı renkte insanlarmışız gibi davranalım ki, adamlar en sıradan arıza durumunda şok olsunlar! Emin olun ki erkek arkadaşınız günlük hayatında en az sizin kadar narin ve erkek arkadaşlarıyla beraberken de "Yarasını gördüm, midem kaldırmadı, öyle bir iltihaplanmış ki!" diye sizden bahsediyor. Salak olmayalım. Gerçekten yaramızın mikrop kaptığını düşünüyorsak o sırada yanımızdaki erkek arkadaşımıza soralım, kendisi eczacı ya da doktor değilse, bilen birine daha soralım. Adam iltihap görüp midesi bulanacak diye enfeksiyondan ölmeyelim.

"3. Sevişmelerimizi artık kasete almamalıyız." No comment! Veya vazgeçtim. Ona bunu nasıl yaparsınn? Ama şimdi çok üzülecek! O üzülmesin diye bu cümleyi etme; sonsuza dek ne istiyorsa yapsın bence! Sonra da kaset topla piyasadan mesela bir ihtimal? İlişki fedakarlık isteyen bir şeydir. Oh yes!

"4. Saldırganlaşma eğilimim var ama korkma, sadece beni terk eden erkeklere yönelik." Koskoca adam da senin saldırganlaşmandan korkacaktı. Ki zaten bu cümleyi edebilecek kadar manyaklaşmışsan, muhtemelen başka hareketlerinle de kendini ele veriyorsundur. Tehdite şantaja karşıyız tatlım. Giden gitsin, senden iyisini mi bulacak? Söz konusu sensen, galiba bulacak.

"5. Aynı kardeşin gibi öpüşüyorsun." Çüş. Oha. Bu cümleyi gerçekten kimse kurabilir mi?

"6. Bence ilişkimizde yeni ve daha az fiziksel bir döneme giriyoruz." Derdin ne? Sen tiyatrolarda gongları çalan insan mısın? İlişki dönemi ne demek? Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle Yeni Çağ başlamıştır ve senin dandirik ilişkinin dönemleri emin ol ki erkek arkadaşın dahil kimseyi ilgilendirmemektedir.

"7. Bu kadar mı yani?" Benim sınırlı zekam bu maddeyi anlamaya yetmedi. Ne bu kadar mı? Hediyeyi beğenmeme efekti mi yoksa? :) Şaka yapıyor olmalısın.

"8. Arkadaşların korktuğum kadar sıkıcı değilmiş." Ya senin alışveriş ve magazinden ve en az seninki kadar dandik ve umutsuz aşk hayatlarından başka bir şey konuşmayan arkadaşlarına ne demeli? Eminim onun arkadaşları daha eğlencelidir.

"9. Şu bahsettiğim romantik film cuma günü geliyormuş. Şimdiden bilet ayırtalım." Anlaşıldı. Zaten bu kadar salak olmanın sebebi o romantik filmler. Daha çok seyret, iyice beynin bulansın. Adamı da götür ki o da ölmek isteyecek kadar sıkılsın. Ama şöyle övünebilirsin: "How to lose a guy in ten days" filminin kahramanıyla ikiz olabiliriz!

"10. Annenle aramızın iyi olması hoşuma gidiyor." Bunu da pek anlayamadım. Şimdi bunu söylersek adam mutsuz mu oluyor? Deli mi? Tersini mi tercih eder? Yoksa annesiyle anlaşan her kadının kendiyle evlenmek istediğini mi sanıyor? Hiçbir erkeğin kendini böylesine bulunmaz hint kumaşı sanacağını sanmam, öyleyse de gerçekten çok komik olur. Şahsen biri bana bunu söylese ben aman ne güzel, benimle de hep iyi anlaş, bu da benim hoşuma gitsin derim.


Şaka mısın Cosmopolitan?


Acaba daha ne kadar abuklaşırsak inanlar hala bize para vermeye devam eder diye bir test olabilir bu?


Tüm kokoş hemcinslerimi uyarırım: 6 liraya git bir Türk kahvesi iç, kafanı topla. Zararın neresinden dönersen kar.

Monday, May 25, 2009

Charlotte!

İnsanların dış görünüşleriyle ilgili hoş olmayan yorumlar elbette kötüdür, sığdır falan filan. Baştan bunu kabul ettiğimi belirteyim. Ama sonuçta gözümüz var, zevklerimiz var, haliyle de beğenip beğenmediklerimiz var. Benim dış görünüş ile ilgili takıntılı olduğum tek bir konu var. Asla ve asla çenesi öne doğru çıkık ya da çenesi köşeli bir insan evladını, kız olsun erkek olsun beğenmem söz konusu değil. Beğenmeyi bırakın, yüzyüze konuşurken sıkıntı çekiyorum çünkü gözümü o çeneye dikiyorum ve kendimi kontrol etmeye çalışırken iyice stres oluyorum. Allahtan çevremde pek yok Sakıp Sabancı çenesine sahip kişilerden.. Bana sorun 25 kilo mu almak istersin, çenen öyle mi olsun diye, size 5 saniye düşünmeden cevap veririm. Neyse siz esmerden hoşlanmayabilirsiniz, ben de çenesi 3 cm önde gidenleri beğenmiyorum.

Bu kadar lafı etmemin sebebi ise Charlotte Gainsbourg. Biliyorsunuz ki bazı insanlar bu dünyaya biraz şanslı geliyor (Çenesi çıkık bile olsa). Jane Birkin ve Serge Gainsbourg'un yavrusu olunca haliyle yetenek küpü oluyor ve hem şarkı söylüyor, hem oyunculuk adına başarılar patlatıp duruyor. Anne tarafından İngiliz baba tarafından Fransız olunca iki dili de çatır çatır konuşabiliyor. 40 yaşına az kala hala çıtır bir görüntü veriyor. Science of Sleep'ten sonra dikkat çeken bir şey yapmamıştı ama Antichrist Charlotte'a şans getirdi.

Charlotte Gainsbourg dün Cannes'da en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Antichrist'ı dört gözle bekliyor ve Lars von Trier Cennet Mahallesi'ni çekse izleyeceğim için şimdiden heyecanlanıyorum.


Charlotte yakın zamanda dünya sinemasının gözdesi olabilir. Ben onu hep L'un reste, l'autre part için söylediği aynı isimli şarkı ile hatırlayacağım. Belki de şarkıyı çeneyi görmeden de dinleyebildiğim içindir :)


Dinle: http://www.yasaktube.net/watch.php?vid=2mL5XdMRK5E

Sunday, May 24, 2009

başladığın şeyi bitirmek lazım!

Evet ben artık istediğim kadar yazı yazamıyorum çünkü devamlı uyuyasım var ve uyumak için yeterli vaktim yok. Bu aralar kendimi biraz sıkıcı buluyorum. Resmen kronik yorgunlukla boğuşuyorum; mevsimsel bir şey olsun diye umuyorum. Çünkü böyle giderse gerçekten çok sıkıcı bir insana dönüşebilirim ve şu hayatta olabilecek en korkunç şey insanın kendinden sıkılmasıdır!
* *
Saçlarımı benim için rekor sayılabilecek bir boyda kestirdim. Depresyon belirtisi değildi, uzun zamandır aklımdaydı ama biraz kestirme fikriyle gittiğim kuaförde bir cesaret geldi. Yine de kısa sayılmaz ama yemin ediyorum kafam hafifledi, öyle söyleyeyeyim. Saçlarım belimdeydi; o boyda saçla yaşadıysanız ne dediğimi bilirsiniz. Kuafördeyken insanlar "Bunu neden yapıyorsun upuzun saçlarına?" dediler ve müşteriler arasında deli muamelesi gördüm. Yeni saçlarım ve hafif kafamla daha rahat bir yaz geçirmeyi umuyorum. Yine de bence hiçbir şey uzun saçın yerini tutmaz. Neyse zaten saçlarım garip şekilde ayda 3 cm filan uzadığı için eski boyuna gelmesi sanırım çok uzun sürmez. Ben de bu vesileyle bir süreliğine saç kurutmaya çalışırken kollarımın kopmasından kurtulmuş olurum!
*
Veee the famous battaniye. Etti 130 parça. Seneye kışa bitecek inşallah. Ama paha biçilemez oldu, o ayrı! Gördüğüm en rengarenk battaniye benim battaniyem olacak. Sanırım daha sonra yatak örtüsüne çevireceğim.
*
Geçen gün rüyamda bir kitap yazdığımı gördüm. Ve kitabın ilk paragrafını da rüyamda gördüm olayın ilginç tarafı. Sabah bir tarafa not aldım, belki bir gün işe yarar!

Bir de geçen gece domuz gribi salgınının içinde yaşıyordum ve herkes hastaydı. Galiba bu konuyla haddinden fazla meşgul oluyorum. Domuz gribinin ülke ülke secerecesini benden takip edebilirsiniz ama rüyamda bile görmeye başladığıma göre galiba biraz abartmışım.

Arayı uzattığımın farkındayım. Hep aklımdan geçen cümleler oluyor, hep aradan zaman geçince anlamlarını kaybediyorlar. Zaman yaratmalıyım. Ya da günler 30 saat olacak, başka yolu yok.

Thursday, May 14, 2009

güzelin dedikodusu çok olur!

Bugün yandaki minibüsü kendi gözlerimle gördüm ve "Güzelin dedikodusu çok olur" yazısına saatlerce güldüm. İki ihtimal var diye düşündüm. Amcaya ya çirkin biri düşmüş kendini avutuyor: "Boşver işte. Ne güzel geçinip gidiyoruz. Güzel olsa ohoo mahalle susmaz, huzurum kaçar!" Ya da "Aldık işte güzel kızı, çekiyoruz dedikoduyu ne yapalım. Bari cümle aleme ilan edelim eşimizin güzel, hakkındaki onca lafın sözün de asılsız olduğunu, rahat rahat konuşsun herkes!"
*

Amcaya topluma verdiği mesajdan dolayı tebriklerimi sunuyorum. Kızların konuşmalarına sık sık konu olan "Çok yakışıklı adamdan hayır gelmez" ile de benzerliği kurmadan geçemiyorum. Gerçi bizim aramızda bu artık "Çok parası olandan hayır gelmez" oldu. Ben yakışıklıların kötü fikir olduğuna inanmıyorum! :)
*

Çok zevkli öğle yemekleri yiyorum. Şehrin göbeğinde çalışmanın da böyle güzel yanları oluyormuş. Kızlarla Cafemiz'de buluşup yemek yiyince günüm güzel geçiyor!
*

Akşam da evde televizyonda şu yandaki şeye rastladım. Vampir avcısı olmak yeterince ekstrem bir durum değilmiş gibi bir de ikizler. Buna da bir süre güldüm. Ama film o kadar dandikti ki uzun süre tahammül edemedim.
*

Angels&Deamons serinin en sevdiğim kitabı idi. Bakalım film de öyle mi?
*

Depeche Mode konserini de, kendim gidemediğim için mızırdanarak beyin gücüyle iptal ettim galiba. Bence bana iyi davranın :)))

Wednesday, May 13, 2009

la chiocciola





E va bene cosi.. Senza parole.

Tuesday, May 12, 2009

zeki müren kapısı

Eskiden gerçekten olağanüstü şeyler oluyordu. Ya da bana mı öyle geliyordu?

Hayır bana öyle gelmiyordu. Öyle oluyordu.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe yol gitmiş; bir de bakmış bir arpa boyu yol gitmiş diye anlatırdı küçükken bana masal kitaplarım. Arpa boyu diye bir mesafe varmış.

Ama bu olağanüstü bir durum sayılmaz. Olağandan aşağı.

Asgari müşterek. Olamaz bence.

Sunday, May 10, 2009

ich bin ingenieurin

Evet ben de istemiyorum buraya haftada bir yazı yazmayı ama özellikle adaptasyon süreçleri benim için sancılı geçiyor. Tek bir şeye odaklanıyorum; diğer şeyler için hiç vakit olmuyor. Aslında anlatacak öyle çok şey var ki..


Ankara hala gri. Mayıs ortası oldu; hala sürekli yağmurlar yağıyor, bulutlar kafamızdan eksik olmuyor. Genel görünüm mütamadiyen yandaki gibi. Ben bu sene havalar ısınsın istemiyorum. Nitekim yazın gelişi bende heyecan uyandırmıyor herhangi bir tatil beklentim olmadığı için. Ama yine de ışık, güneş ve biraz renk gerekli. Şarj olamıyorum yine. Sürekli tek bar kalmış gibiyim.



Yeni Türkü konseri çok güzeldi. Bağıra bağıra şarkı söyledik, şarap içtik, Ayşegül'le bol bol mızırdandık eski günleri anarak.. Her yere yerleştirilmiş prefabrik tuvaletlerde klozete sermek için koruyucu kağıt, tuvalet kağıdı, sabun ve akan bir musluk bulunmasına çok şaşırdım. Evet buna rağmen öyle çok hijyenik değil ama yine de böyle cehennem kalabalığının yaşandığı durumlar için bence dahiyane bir uygulama. Hala başka türlü bir şey benim istediğim ama ne olduğunu bulabilmiş değilim. Mezun kimliği çıkartmaya ölesiye üşenen ve 4 senedir (oha!) kapıda ehliyet bırakıp okuluna giren biri olarak, ya şenliğe beni almazlarsa diye korkup yanımda gerçek diplomamı götürdüm. Eğer kapıdan sokmasalardı kocaman diplomamı açıp gösterecektim! Olayı duyan herkes için günün fıkrası haline geldiysem de bu riski göze alamazdım. Elbette ki buna gerek kalmadı. Şarap şişelerini de bagajda stepnenin altına sakladık. Öndeki arabaları baya aradılar, benimkine bakmadılar bile. Galiba çok masum görünüşlü bir insanım!



Kursta çok merak ettiğim Gazpacho'yu yaptık. Bence süper bir şey oldu! Yaz günleri bol bol yapacağım ben bu soğuk çorbadan. Artık kursun sonlarına geliyoruz. Ben sanırım 2 derse daha gidebileceğim ve böylece bu dönem sona ermiş olacak. Ekim'den beri her cumartesi keyifli geçti. İyi ki attım bu adımı ben.. Haha, bu hafta kursa ING Bank reklamlarından aşina olduğumuz şef Maximillian geldi. Çok neşeli biriymiş..

Kurumayan saçlarımı kestirmeye karar verdim. 10 santim kadar kestirmeyi düşünüyorum. Böylece hala uzun saçlı olabilirim ama saçımı kurutmaya çalışırken kollarım kopmaz.

Anneler Günü'nde annem yanımda yoktu. Çandarlı'ya gitti. Annelerimizi sadece anneler gününde değil, senenin her günü hatırlamalıyız. Hahaha.

Haydi iyi haftalar. Thomas Bernard. Evet biliyorum olacak bir gün. Sadece zaman veremiyorum.

Sunday, May 03, 2009

ne çabuk 11 oldu!

Hava günlük güneşlikken burnu açık ayakkabılarımla dışarı çıkıp akşam yemeği için kızlarla Meet'de buluştum. İnsanların sadece oturup yemek yiyip, içki içtiği ve asla dans edilmeyecek bir yerde neden bangır bangır müziğin çaldığına anlam veremedim. Dekorasyon güzel, mekan oldukça ufak, menü de sınırlı ama müzik gerçekten dayanılmaz. Bilkent kantini gibi hali vardı. Kızların giydiği abuk şeyleri görünce şaşırdım. Ben kafama Rambo modeli bandana bağlayacağımı sanmıyorum. Bir de sanıyorum ki çitiş çitiş saç moda (şekil 1a)! Benim saçım o görüntüde olsa dışarı çıkmak istemem. Bu kızlar sanki saçlarını krepe yaptıracaklarmış da, işleri yarım kalmış gibi bir haldeydiler; garipti bence. Meet'e bahçesi açılınca belki bir kere daha giderim, yoksa tekrar gideceğimi sanmıyorum. Neyse, biz orada otururken birden sağanak halinde yağmur yağmaya başladı. Dışarı çıkıp iki adım yürüyünce de benim güzelim petrol yeşili ayakkabılarım, açık olan burun tarafından sanki yağmurda bir tekneymişçesine su boşaltmaya başladı. Eve gelince de ayak tabanlarımın yeşil olduğunu görünce çok şaşırmadım! O gece migrenim tuttu, eve erken döndüm. Eskiden hayatımın bir parçası olan ve apranax fort'la kardeş olmama yol açan migren, reikiden sonra anca senede bir kere gelir oldu, (aynı dertten muzdariplere kesin tavsiyemdir). O yüzden ben de geleceğini hissetmeye başlayınca hiç inatlaşmıyorum, tıpış tıpış evime gelip uyuyorum.


Bunun dışında yeni ne var dersen; Almanca öğrenmeye başladım, çilekli tiramisu yaptım (Es ist mein Tiramisu auf der rechten Seite!), spinning ve pilatese gittim, Amarillo'da devasa bir hamburger yedim. İtalya'dan çok sevdiğim sınıf arkadaşım Cenk, Bursa'dan Ankara'ya geldi haftasonu. Onunla görüştük, çok mutlu oldum. Erdem İtalya'dan devamlı açıp, tekrar okuyup, gülümsememe sebep olan bir mesaj attı bana, Fontana di Trevi dilek paralarımla dolup taşıyordu!

Haftaya ODTÜ'de şenlik var. Yeni Türkü konserine mutlu mesut gideceğim. Bir de perşembe değil de, cuma olsa tadından yenmeyecekti ama Yeni Türkü geliyor, fazla mızırdanmayacağım. Yeni Türkü'yü ikinci kere stadyumda izleyeceğim. İlkinde birinci sınıftaydım ve ertesi gün calculus mid-term'ü vardı, şimdi tek fark ertesi gün iş olması! Cuma akşamı kimin sahne alacağı hala kesinleşmiş değil, her seneki geleneksel UGT bu işleri bıraksın tartışmaları almış yürüyor. Ama yani 1 hafta kala hala açıklanmaz mı, cık cık cık.


Ve hakikaten önemli bir olay yanıbaşımızda cereyan ediyor.

Çağlayan çok harika bir işe kalkışıyor: Yarın yani pazartesi günü dünya turuna çıkıyor. 4 ay sürecek turunu web sitesinden takip edebileceğiz. İlk öğrendiğimden beri heyecanladığımı söyleyebilirim. İlk defa tanıdığım biri dünya turuna çıkıyor :) Bol bol yazı yazmasını ve gitmesek deeee görmesek deee, bir yerlerde nasıl da bambaşka hayatların yaşandığını bize anlatmasını diliyorum!

Tuesday, April 28, 2009

i just don't know what to do with myself

Ben
bi
dükkan
açıp
bu
inekli
cupcake'lerden
yapsam,
Selçuk
kesin
hergün
gelip
yer.
*
*
*
*
*
*
*
Sevgilim
böyle
olsun
istemem.
Çok
yumuşak
olsa da
yine de
çok
garip
olur.
Ya
bana
da
bulaşırsa?
Bulaşırsa
bende
pembesinden
çıksın.

*
Her
şeyin
makinasını
almayı
neden
bu
kadar
çok
istiyorum?
Bu
primitiv
sushi
sarma
düzeneğini
çok
sevdim ve
resmi
nereden
kaydettiğimi
unuttum.
*
*
*
*
*
O kadar yorgunum ki, inşallah rüyamda 10 saat uyuduğumu görüp o kadar dinlenmiş olarak uyanırım.

Sunday, April 26, 2009

la lettera

Ciao cara,

-

Periyodik olarak yere düşerek, merdivenden yuvarlanarak, vücudumun belli bölgelerine elimdeki nesneyi düşürerek kendimi yaraladığım bilinen bir şey. Çok sakar biri değilim ama yaptım mı tam yapıyorum. En son yazın Çandarlı'dayken ayağımda kocaman bir borcam kırmamdan sonra başıma gelen kayda değer bir olay yoktu. Zaten o olayın etkisi de hala geçmiş sayılmaz çünkü ayağımda sanırım artık hayat boyu taşımaya mahkum olduğum bir yara izi var. Muhtemelen dikişlikti, atladık ama pişman değilim. Bir de dikişle filan uğraşamazdım yazlıkta.. Neyse, sonunda kendi rekorumu egale ettim ve tuhaf düşmelere nihayet bir yenisini ekledim. Merdivenden inerken yüz üstü düşmeyi başardım. Sanırım artık konuda pratiklik kazanmış olmalıyım ki, birkaç basamak sonra durmayı başardım. Hayatta öğrenecek şeyler hiç bitmiyor. Siz muhtemelen biliyorsunuzdur ama ben yine de söyleyeyim: Sabah daha afyonumuz patlamadan evde topuklularla gezmiyoruz. Merdiven ineceksek ayakkabılarımızı çıkarıp alıyoruz. Bu sefer daha önce yaralayamadığım bir yerimi yaraladım. Sol baldırımının ön tarafının en kemikli bölümü şu an mor, yeşil ve mavinin tonlarına bürünmüş halde! Hem kim istemez ki gökkuşağı gibi bir bacak, değil mi ? :) Bir süre etek giyemiyorum. Bu da bana ders olsun. Artık, bir zahmet.

Nevra olmayan herkes için yazı devam ediyor. Nevracım hadi sen burda kapat. Hem işte blog mu okunur, ne ayıp aaaa, hadi iş başına!

-

Nevra iş için şehir dışında olduğundan 4 gündür kaplumbağalarına ben bakıyorum. Daha önce bu konu hakkında detaylı bir yazı yazmıştım. Nevra'nın kaplumbağaları, bu hayvanların Burj Al Arab'ında kalıyorlar. (Nevra bak hala okuyorsun, kapat!) Kocaman bir akvaryumları ve sularını temizleyen bir filtreleri var. Bir tanesi devasa boyutta. O daha uzun süredir Nevra'da olduğu için, Nevra onu besleye besleye carettaya carettaya çevirmiş. Öbürü bunun yanında plankton gibi kalıyor yavrum. Hakkını yememem gerek Nevra bana fazla sorumluluk yüklemedi. Sadece sabahtan sabaha yemek veriyorum ve su azaldıkça üzerine su ekliyorum. Yani sularını değiştirdiğim bile yok. Yalnız Nevra bunlara normal evcil hayvan gibi değil de çocuğu gibi yaklaştığından hayvanlar suya atılan yemleri yiyemiyorlar, çünkü alışmamışlar. Elden besleniyorlar. Oh yes. Nevra demişti de inanmamıştım. Ama ilk gün yemleri suya atıp da hayvanların hiç oralı olmadığını görünce ben de kolları sıvadım :) Böle yukarıdan yem uzatınca ağızlarını kocaman açıyorlar fok gibi! :) İkisinin yemeği ayrı. Tahmin edileceği üzere semirmiş olan kaplumbağa, diğerinin yemeğine de saldırıyor ama ben onu itekliyorum. Küçük olanın yemeğini yediğinden emin olana kadar da başlarından ayrılmıyorum. Robin Hood gibiyim maşallah. Nevra onları bugün yarın alacak, alışmıştım vallahi. Yandaki resim Nevra'nın su kaplumbağasının yakın gelecekteki görüntüsü.

-

Eğer bir kişi daha ben bankamatikten para çekerken dibime gelirse sizlerin huzurunda söz veriyorum ki dönüp çemkireceğim. Bu nasıl bir iş ya? Biz sokakta aramızda 15 santim aralıkla mı yürüyoruz ki sıradayken neredeyse birbirimizin nefesini duyacağımız mesafede bekleyelim? Ne o kadar ilgiyle ekrana bakmanı gerektirecek kadar param var, ne de bana 20 santim daha yakın durursan işini daha çabuk halledebileceksin. Bankamatik sırasında en az bir metre aralıkla beklenmesi konusunda kampanya başlatmak istiyorum ve hatta yurt dışında olduğu gibi, bankamatiklerin önüne biri işlem yaparken geçilmemesi gereken mesafeyi belirten bir çizgi çekilmesini öneriyorum. Yoksa olacaklardan sorumlu değilim.

A presto. Un bacione,

Ayşe.

Saturday, April 25, 2009

hello cupcake!








Sana aşık oldum.
















Thursday, April 23, 2009

nato kafa nato mermer

Bohem doğduysan yapacak bir şey yok. Hayatın karmaşasını dışardan izlemek düşüyor sana. Kendin içinde olsan da. Tuhaf hakikaten. Etrafta olan biten bir şeyler var, sen de film karesinden çıkmışcasına dikiliyorsun olan bitenin ortasında. Hem çarkın parçası ol; hem de çark sen olmadan, senin yokluğunu hiiiiç hissetmeden dönebilsin, var mı öyle? Ne anladım ben bu çarkın parçası olmaktan o zaman? Bir yandan sisteme bağlı, bir yandan kafa ohooo uçmuş gidiyor. Çelik'in yıllar önce keşfettiği gibi: Gitsem gidemem, kalsam kalamam, sevsem sevemem şaştım bu işe! Yani illa çemberin içi ya da dışı değil; bazıları da orada kiriş olabiliyor. Diyorsun ki bu koşturmacalı hayatı yaşamak benim varoluşuma ters. Ki çevremde gerçekten mütemadiyen koşuşturarak, devamlı kendine hedefler koyarak yaşayamaktan keyif alan insanlar olmasa, bunun kimsenin hoşuna gitmeyeceğini savunabilirdim. Sen koştur, ben seyredeyim. Bana uyar. Görünen o ki, sana da uyuyor.


Ben öyle değilim. Başarılar elde etmek elbette çok gurur verici ama beni yaşatan daha fazla başarı elde etme hevesi değil, daha güzel şeyler keşfedek olmanın heyecanı. Bu heyecan salakça duruyor bir yerlerde. Hiç buna dair bir emare olmasa bile, içinde bir parça bunu bekliyor. Bu yüzden güzel filmlerle karşılaşmak, bu yüzden aklımı alan kitaplar okumak bu kadar keyif veriyor. Hepsi bu "daha güzel şeyler keşfetme heyecanı"nı ucundan kıyısından tatmin ettiği için uyuşturucu vazifesi görüyor, o daha büyük heyecanların varlığına biraz daha ikna olmamı sağlıyor. Büyük heyecan derken neden bahsediyorum? Mesela devasa Vittorio Emanuele II'yi birden karşında bulursun, görkemine inanamazsın, büyülenirsin. Bu işte.

Hayatımda birçok güzel şey oluyor. Ama ben büyüdükçe ne çok sorumluluğum oldu; ne de çok koşturuyorum. Nefes alacağım zamanları bile ajandama yazacağım neredeyse. Toplumun bu koşturmaca hadisesini normal bellemek için bulduğu bahane çok ilginç: Şimdi yapmayacaksın ne zaman yapacaksın? Sanki bunun bir zamanı varmış gibi.

Neyse işte,yarın cuma. Ben yeni işimde mutluyum. Hala alışmaya çalışıyorum. İlk işe girdiğim hafta 23 Nisan sebebiyle 1 gün tatil oldu, galiba şanslı bir insanım. 1 Mayıs da tatil mi? :)


Deli Deli Olma'da ikinci yarının tamamını ağlayarak geçirip, salonda verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. Filmlerde kolay kolay ağlamam, kayıtlara geçsin.